More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  Mert BarbarosPhotosProfileFriendsMore Tools Explore the Spaces community

Mert

View spaceSend a message
Occupation:
Location:
Interests:
All about photography, all about Symrina and as my related profession, surely travel...
...and mi-ye-do !

Mert Barbaros

...Şeytan marka giyer : CARRERA !!!

joseshine ve tavsana benzemeyen essekler...

kendini napolyon sanan nicelerini görmüştüm de, joesphine olanına hic rastlamıstım !
 
malum fıkra "essegin biri tavsan olmaya karar verir ve kulaklarını kestirir, annesine sorar "anne benzedimmi tavsana" annesi hayat dersi verir sıpaya "cocugum tavsana benzemedin ustelik simdi essege de benzemiyosun"
 
 

telefon defteri

İnsan Telefon Defterini Temize Çekerken Bazı İsimleri Eski Defterinde Bırakır

Onlar artık birdaha asla aranmayacaktır.Garip bir hüznü barındıran bu
silik isimlere bakılır bakılır.Kimi okuldan sınıf arkadaşınızdır, kimi
çok çabuk unutuverdiğiniz bir sevgili, kimi bir cafede aylarca herşeyi
ama herşeyi paylaştığınız birisi; yada istifa ettiğiniz bir yerden bir
arkadaşınız! Soyadları sorulmamış birsürü hatırlanmayan isimde vardır
defterde; ve şüphesiz üstünde isim olmayan telefon numaraları korkunç
bir operasyonla onlarca hayat, onlarca güzellik bir çırpıda ortadan
kaldırılır.

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN BAZI İSİMLER ÜZERİNDE DURUR.

Onca zaman sonra birkez arasanız, sesini duysanız... Ona edilebilecek
bir çift sözünüz yoktur! Birlikte gittiğiniz filmler, meyhaneler, evler
birbirinizi yıllar sonra özlemenizi sağlayacak sevgiyi aşılamamıştır
size.Yalnızca bir isİmdir şimdi o.Temize çekerken atlarsınız
hemen.Derhal çevirirsiniz sayfayı telaşla, alalacele.Oh, isim geçmişte
kalmıştır.

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN HAYATINIDA SORGULAR!

Hangisi ihanet etmiştir, hangisi yalvarmıştır kendisini bırakmamanız
için; hangisinin birsüre sonra arkanızdan konuştuğunu duymuşsunuzdur;
hangisi sizi en güzel öpmüştür; hangisi rüyalarınıza girmiştir, hangisinin
ayak parmakları ilginizi çekmiştir, hangisine hediye alırken zorlanmışsınızdır, hangisiyle en hararetli tartışmalara girip kavga etmişsinizdir, hangisi için
sabahlara kadar içip içip ağlamışsınızdır? ! ...

Doğrular, yanlışlar, hatalar, tutkular!

Birlikte EDİP CANSEVER okuduğunuz o insanlar, solmuşlardır.

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN YALNIZLIĞINIDA KANITLAR.

Bütün bu insanlar şimdi nerede, ne yapmaktadırlar? Saat elbette
dört'tür! Paradoks, labirent, koni, tüm bilimsel ifadeler ve mentalite tersine
dönmüştür. Ters dönmüşüzdür. Bu tekbaşınalık ve bu isim katliamı
aslında size ters gelir... Çalan telefona bakarsınız.Acaba? Acaba telefon
defterini temize çeken bir arkadaşınızın son anda kurtarma çabası mıdır?

Bir iki kırık sözcük, yarım yamalak bir buluşma, belki...

Bilemezsiniz...
 
alıntı : ki

deneme

ucuz kahramanlık gösterisidir, dişağrısından korkmamak, dişçi koltuguna sinema koltugu gibi gömülmek !
 
ellerinden kayıp giden zayıf bedenlerin cılız bakışlarıdır, zoraki gülümseyişinle fırlattığın kaçamak bakışlar...
 
masumiyetten konu açma bana; amaçsız uçuşlarıyla güvercinler derim sana, ortaköyün anlamsız gökyüzü rengi derim, kabataşın kalabalık dalgaları ve dilenci martılarını kanıt gösteririm sana....
 
"üşüyorum ve korkuyorum. yalan söylemek zorunda kaldığında ve aslında gözlerinde bahane kalmamışsa, ortalıkta çıplak kalmaktan, yalansızlıktan korkuyorum, ve evet işte bu yüzden üşüyorum"
 
 
 

gece ve gündüz

- günaydın
- iyi geceler...
 
ben güne yeni başlıyorum, oysa sen gecenin sonundasın !
şimdi kalkıp ta bana, geceden kalan, son kullanma tarihi fi tarihinde sona ermis masallar anlatma, hele kumdan kaleden kacan uzun saclı prensese hic girmeyelim, coktan tarih oldu !
 
ben geceden kaldım, sen gündüz uyuyorsun !
nazan öncel "geceler kara tren" le eslik ederken uykusuzluguma, sen hala bana uzak köylerde yapılan van peynirli köy kahvaltısından bahsetme hic.
 
evet karamsarım, evet iyimserim !
neopolitigim ona da evet, androidler yedi yuregimi, o da kabul hatta avuciclerinde yitip kayboldu masumiyetim, bu da dogru ! ama yanılıyorsun, hala "tek elimle kendi kendime alkıs tutabiliyorum" iste bunu öngöremedin, iste bunu es gectin ve yanıldın !
 
ben geceyim, sen gündüz !
adalardan uzak adalardan aslında bir feribotluk yakın adalardan selam getirmistim elfidaya ve sana ! oysa, gecede kaldı hepsi ve günısıgında kayboldu yakamozlar: sen, elfida ve biryan amcanın meyhane ısıkları...(eski bir rum köyü, tepede yıgma tugla iki odalı bir ev, önünde kanapenin ayagına kıvrılmıs uyuz kedi, biryan amcanın hep ısıltılı gözleri, terleyen bıyıkları, her seferinde ayagımıza kadar gelip "hosgeldunizz" nidaları, kac aksam bulut kaplı gökyüzünde günbatımını izleyememişimiz, kaç gece yakamozların rüzgarla savrulması, kac gece kucagımda sabahı hemen orda getirme dileklerin....
 
gecede kaldı güzelim,
gün ışıdı ve uykum kactı !
sen gecede kaldın, ben uyukluyordum...
 
yeni türkü "yağmurun elleri"...

...josephine...

when you're here every thought i ever had becomes clear
but when you're far the only light i ever see is the stars
and when you go the feelings burn as they grow
cause to me to me you're beautiful
but when you're here josephine the stars don't shine so bright
but yeah with me josephine you'd never sleep at night
but when you go i never sleep as i do
and in my dreams i hold you like i never will release

but when you're here josephine the stars don't shine so bright
but yeah with me josephine you'd never sleep at night
i'm dreaming of you
are you dreaming it too
i'm dreaming of you
i scream your name
but when you're here josephine the stars don't shine so bright
but yeah with me josephine you'd never sleep at night
i'm dreaming of you
are you dreaming it too
i'm dreaming of you
i scream your name

The Tudors

Önceki gün "The Tudors" filminden bir sahne;
 
Ingiltere kralının elcisi, Fransa kralıyla görüşme bittikten sonra ayaga kalkıyor ve gidiyor. Kralın karısı ve elçi masada başbaşa kaldıgında, elçi merakla soruyor kralın karısına "nereye gitti kral öğle ortasında" "yeni tanıştığı metreslerini memnun etmeye" diyor karısı gayet rahat bir ifadeyle. adam şaşkın: "böyle güzel bir karısı varken, nasıl yapar böyle bişeyi ? peki sen neden intikam almıyorsun ? Var mısın intikam almaya ???"
 
kadın şuh bir kahkaha atarak cevap veriyor "evet ! sen çok yakışıklısın ve ben de tabii ki güzelim ! ama neyin intikamı ? senin karın da güzeldir eminim ve senden şu anda işte tam da bu anda intikam alıyordur, biliyor musun, tam da bu sözlerle..."
 
 
 

blog 31 ekim 05

istanbulda 2 gündür aralıksız yağmur yağıyor. her taraf yıkandı, her taraf temizlendi, kırık kalpler bile silindi ama yağmur dinmedi.

evdeyim, yalnızım, dvd izledim, kitap okudum, fotoğraflara baktım, fotograflar sectim iclerinden, chrisin hic dinlemedigim sarkılarını bulup indirdim, yine kendimden gecerek dinledim, yine sigara yaktım ustuste, pencereye vuran yagmur damlalarını dinledim, ayagımı bu sogukta acık olan pencereye dayayıp, zulfu dinledim tam 7 kere, ozgurluk dedi zulfu, "ey ozgurluk" !

tuhaftır, ya ozgurlesmeye basladım bugunlerde, ya da her sonbahar yasadıgım icsellikler usustu ustume !

gittikce daha fazla bireysellesmeye, icsellerime inmeye, kendimi dinlemeye basladım. uzun zamandır yapmadıgım seyleri yapmaya, ozlemlerimi gidermeye basladım. gittikce 'ben' daha fazla cıkmaya basladı bende. galiba yeni dusunsellere, yeni olusumlara gebe bu firtinalar, bu gelgitler. evet gelgitler var, evet git ama gelmeler var, evet gel ama gitmeler var. surekli giden birseyler var, akan zamani yakalama cabasi var, giden her anı yeniden yasama arzusu var (déja-vu ?). evet deja-vu ! yasanan her anı, evet ben bu anı yasamıstım daha once dolgusu var beynimde. geriye ket vurma hic degil, geriye gitmek istemiyorum, geriye donmek istemiyorum. ozzy bugun ankara yazımla ilgili, 'o kadar geriye gittigine gore sende var bir haller' dedi. geriye gitmek degil, belki yasanan deja-vu'ler ileriye tuzak kuruyor, ilerisi icin ayak oyunları yapıyor.

yine sezen fonda, yine belalım diyor...

belki de onbininci kez dinledigim bu sarkı, yine alıp goturuyor beni burdan uzaklara, karlı gunlere, ayaklarımı karda surukledigim gunlere, botlarımın bagını cozup icine kar doldurdugum sarhos gunlerime...

karlar uzerinde yavru tilki dansı yaptıgımız gunlerin ozlemi var icimde, lambanın kısık ısıgında icilen sarapların acımsı tadı var damagımda, balkonda kayan yıldız yakalamak icin sabahladıgımız sarhos geceler, kar yagısını ilk goren olmak icin bekledigimiz soguk geceler var icimde...

yalnızlık, sen istersen muhtesemdir derdim hep. arzuladıgım yalnızlıgı yasıyorum su anda. istedim ve oldu !

yalnızım, muzik dinliyorum, ayaklarımı yine acık pencereye dogru uzattım, sigara iciyorum kimseden saklamadan, kimseyi incitmeden ! sakallarımı da kesmedim, 2 gunluk corap var ayagımda, her tarafı boya olmus en sevdigim kotum var uzerimde hic aldırmadan giydigim. az once uzerimi cıkarmadan uzandım yataga, tavana diktim gozlerimi, tavanı seyrettim. resimler cizdim tavana, fotograflar cektim, siirler yazdım tavana, ama yazıya dokmeyecegim siirler...

hayaller kurdum, makinem-gazeteci yelegim-motorum ve ben. uzak adalara, uzak koylere, kimsenin birbirini yıkıp dökmedigi kucuk kasabalara gitmek istedim. mutlu yuzler cekmek, uzak hayalleri olmayan cocukları goruntulemek, yasanmıslıgını bastonuna dayamıs yaslı amcaları fotograflamak, en uzak tepeye cıkıp kayalıgın birinin ustune oturup sigara icmek, uzak koylerin uzaktan fotograflarını cekmek, koyun icinden gecerken, motoru durdurup cobana selam demek, elele tutusan cocuklara seker vermek, koy kahvesinde gazoz-limonata icmek, kucucuk kasabalarda marketten sigara almak, yol kenarında motoru yan yaslayıp koyden aldıgım ekmegin icine halis koy peyniri koyup, kocaman ısırık almak ekmekten...

hayallerim uzun, hayallerim uzak, hayallerim yalnız ! ama hayallerim ertelenmeyecek kadar yakın bana, belki yarın belki yarından da yakın !

sezen yine fonda:

'bilirsin herkes kendi payına duseni yasar'

sen olsaydın ?

"sen olsaydın yapmazdın biliyorum" 

En azından kaçmazdın, yüzleşirdin, korkmazdın, güler geçerdin: dudaklarının şimdiye kadar hic yalan söylememiş kıvrımlarıyla gülerdin.

 

...(lips never lies?)...

 

Üzgünsün, biliyorum ne kadar üzgün olsak ta, ne kadar üzgün olsan da, olsam da yine yaşanırdı ayni şeyler, üzgünüm..

 

Ve üzgünüm : seni özlemeyeceğim , özletmeyeceğim kendimi !

 

Sen olsaydın senle yine yaşanırdı tum yaşananlar, yaşa-NA-mayanlar, ama sen olsaydın böyle olmazdı biliyorum, sen böyle yapmazdın..

Ama biliyorum, sen de olsan aynını yapardın, sen de kaçardın, sen de kendine soramadığın tuhaf sorular sorardın, tuhaf yanıtlara yeniden sigara yakardın, yine hüzünlenirdin. Hüzünler yeni sigaralara gebedir, bilirsin. Hüzünler yeni uykusuzluk nöbetleri, hüzünler sabaha bağlanmayan gecelerdir, hüzünler sigaradır, bilmezsin...

Her perşembe aksamı, her cumartesiyi pazara bağlayan gece, cuma aksamları, çarşamba sabahı sigaradır, sigara pazartesi sabahıdır.

Perşembe aksamı saat : 21:42 'senden sonsuz nefret ediyorum'
Cumartesi gecesi saat : 23:58 'gözlerini bana bırak bu aksam'
Pazartesi sabahı saat : 08:47 'sözlerin gecelere gebe, sözlerini al git rüyalarımdan'
Cuma sabah karsı : 02:55 'gözlerin hala yalan söylüyor ama dudaklarının kıvrımları kıyıya vuran dalgalar gibi yumuşacık'

Sen olsaydın ?
Her Cuma, her Pazar, her perşembe yaptığın gibi yapardın : kacardın, gözlerin yana kayardı, dudaklarında küçük bir çocuğun gülümsemesi, yüzünü duvara dönüp aglardın.

ben olsaydım ?
böyle yapmazdım...

"Bütün gündoğuşlarında yitirilecek, bir daha hiç görülmeyecek bir sevgiliye, ama tüm gerçek aşklar gibi tek başına sevilmiş bir sevgiliye, bütün gündoğuşlarında bakıp da söylediğim bu..."

***Blog'tan 19.10.2006

GAZ-FREN ve ACI BALATA SESİ !

karanlık bir gecede dinlenen chris de burgh şarkısı gibisin: ayışığı gibi parlak ama dipsiz kuyular kadar da karanlık ve ürkütücü...
 
tanımsız, tarifi zor bir çıkmaz sokak gibi sözlerin; kimi zaman yokuş aşağı, kimi zaman daracık yolda ilerlerken sürprizlere gebe bir sokağın ucu sanki dilinin ucunda söylemediklerin, söyleyemediklerin.
 
dümdüz yolda gider gibi kimi zaman kelimeler: şaşırtıcı, kışkırtıcı ama ürkek. acemi şoförün gaza ürkek basması gibi yavaş yavaş çıkıyor sözcükler, aniden frene yüklenmesi gibi de durduruyor kendini, frenliyor sanki, yarış atlarının finişe yaklaştıgındaki aceleci tavırları var: bir an önce finişe ermek, ama arkadan gelen toz bulutunu da hesaba katarak kontrollü şahlanış.
 
frene basma : balata kokusu yakar genzini...
 
dikiz aynasına bak: toz bulutu nerde ?
 
 

monologlar

önceki gün izlediğim bir filmden replik....
 
duvarda bir fotograf: karlı yollar, karlar üzerinde önce ikili ayakizleri, sonra tekli ayakizleri.
 
"hani bana söz vermiştin, bu yollarda hep beraber yürüyecektik. fotografa baksana, karda ikimizin ayakizleri var, ama bir zaman sonra ayakizleri teke düşüyor. demekk ki beni terketmişin"
 
"değil ! bir zaman sonra ayakizleri teke düşüyor, çünkü tam da o anda seni sırtıma almıştım, sırtımda taşıyordum !!!"

ILHAN-I ASK

Hangimiz senli benli hangimiz sizli bizli
Bir koridor esrarengiz yaşıyoruz gizli gizli
Hangimiz yapayalnız hangimiz çoluk çocuk
Hangimizin bakışları daha sıcak, daha soğuk

Hangimiz uyuyoruz hangimiz duyuyoruz
Deniz derin, gökler mavi hangimiz  uçuyoruz
Hangimiz arıyoruz hangimiz sarıyoruz
Hayat bir yol ve bir ışık hangimiz kalıyoruz

Hangimiz veriyoruz hangimiz seviyoruz
Bir koridor sonu baştan hangimiz giriyoruz
Ve hangi söz daha doğru hangi göz daha içten
Hangi üzüm daha tatlı daha buruk sevgimizden
Ve hangi söz daha doğru hangi göz daha içten
Hangi üzüm daha tatlı daha buruk sevgimizden

Bahar çiçeklerini sunar gözünün bahçelerine
Yaz sıcak bir dokunuştur vücuduna
Güz gelir dünya buruşur mu ne
Karlar yağar başına kışın

Zaman geç olmasın
Başlamadan ötmeye gece kuşları
Ses ver gündüz gözüyle
Çünkü ben sana herşeyi sunuyorum

Dört mevsimi ve bilmediklerini
Dışarı çık sana çarpılıp sana bölünen
Parçalarımı bulacaksın çiçek tozlarında
Dokularına sineceğim sımsıcak

Ayağının altında kıtırdayan yaprak benim
Ve başının üstünde direniyorum düşmemek için
Sana ben herşeyi sunuyorum
Bilmediğin diyarlarda tanıdık dostların var

Onlardan selam getiriyorum
Kaçırdığın kuşun kanadındayım
Ve bilmeden ne olduğumu
Kafese kapatmaya çalıştığın
Sana ben herşeyi sunuyorum
Tüm zamansızlıkları içinde sevginin
Sana "İlhan-ı Aşk" ediyorum

bir tutam baharat

tren garında vedalaşma sırasında kızın söylediği replik :
 
"sakın bakma arkana, çünkü arkanda bıraktığın bir çift göz verilmiş bir sözdür"

ikili delilik, üçlü kaçıklık

"sırlar iki kişi arasında paylaşılır ama aşklar üçlü yaşanır"
 
iki kişi arasındaki paylaşımlar "sırra" kadem basmadan, zaten üçlü aşklar yaşanamaz ki !
 
teras katında yudumladıgın gecenin büyülü sırları, sabahın erken saatinde gizeme bürünmüştür zaten.
 
bu yüzden, yaşanır üçlü aşklar, bu yüzden açığa vurulur en aymaz sırlar...
 
kaçıklık bunun neresinde peki ?
aşklar üçlü yaşanırken, neden sırlar iki kişi arasında pay edilir ?
neden üçlü sırlarda gizlemez kendini aşk, neden açığa vermez kendini çengelköyün boğaz sırtlarında ?
 
adres tarif ederken hep yaparız ya "şurdan sola dön, ordan ileri git, aşağıya inme, tatlı bir yokuştan yukarı çık..." diye.
deve misali "yokuştan yukarı çıkmayı mı, yoksa aşağı inmeyi mi seversin" diye sormus zevzeğin biri. deve hörgüçlerini sağa sola oynatıp cevap vermiş "düz yolda heralde seni becerdiler de o yüzden sormuyosun düz yolu" demiş !
 
düz yollar şerefine !
dümdüz aşklar şerefine !
gizemli sırlar şerefine !
ikili sırlar ama üçlü aşklar şerefine !
 
"nazdrovia"

salamar

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
...NFK...
 
serseri adımlarla yürümek istiyorum ıpıssız kaldırımlarda, kordonboyu yalnızlığında, dario moreno sokağının ahşap evleri sessizliğinde, agora'nın bagıra cagıra sokaga tasan hoyratlıgında...
"ellerini hissetmiyorum, avuclarımı sıksana"
 
kalabalık bir merdiven tırmanır gibi çıkıyorum, güzelyalı'nın kaçyüz basamaklı ücyola tırmanan merdivenlerini...
"ayaklarım üşüyor, ayakparmaklarım soguk, içimde ürperti var"
 
gündüz gibi aydınlanan yedi katlı bekar evimde, karşıyaka'nın henüz uyumamış karanlıkları var penceremden içeri dolan...
"uyku ve uyanıklık arasında gidip geliyorum, korkuyorum sabaha yalnız kalkmaktan, güne tek başıma uyanmaktan"
 
ocak sogugunda temmuz güneşi altında yürüdüğüm kızlaragası hanı, buz gibi ellerimle tuttugum kenarı işlemeli kurukahveci mehmetefendi sıcaklıgı, gözlerini gözlerime diken kedilerin soguk bakısları, sıcak gülüşlerin...
"lacivert gözlerim mi dedin ? agora gülüşü, güzelyalı ellerin, piyano parmakların ?"
 
kuytuluklar saklamadı beni, izbeliklerde yitip gitti günlüklerim, birine adanmış yazıtlarım, lacivert gülüşlerin de sarardı fotograf kagıdında ama kaybolmayan tek şey, dudagının kenarında hep asılı duran gülüşlerindi.
"ben de diğer çiziktiriklerin gibi kaybolmak istemiyorum, solmak istemiyorum, peki neden eskisi gibi şalamar kokulu parfümünle sarmıyorsun beni, heyamola götürmüyor beni uzak denizlere..."

kaydırak ve salıngaç

kaydırak ve salıngaç : zelişin ayaklarına 2 numara büyük gelen pabuçları.
 
uyduruk bir yalanın peşisıra giden kırkayak masumiyet gösterisi yapıyor : kaygan, salınarak...
 
salıngaç ve kaydırak : zelişin masum güvercin öpüşü...
 
dudagı yalan makinesine bağlı suaygırı, pençelerine pedikür yaptıran çitanın maraton koşusu hatta porselen dükkanına dalan azgın bir boğanın boynuz darbesi: yavaş-sessiz, gürültüsüz...
 
sence kaldırım çocukları neden hep ayakkabı özlemi çeker ? yoksa onlara öğretmediler mi "yazları kurak ve sıcak -kışları soguk ve yagmurlu geçen" karasal iklimin coğrafi detaylarını !
 
yoksa biz de mi aldatıldık ? yoksa kışlar hep mi sıcak, yazlar hepten soguk ?
 
çok uzaklarda bir yerde bir kapı varsa gökyüzüne açılan, gecesi yaşanmayan, gündüzleri ölümle pençeleşen ve hiç kar yağmayan hiç sıcak olmayan, hiç yagmur altında ıpıslak romantik yürüyüşlerin yapılmadığı bir gökyüzü, kafanı indir de bak : kaldırım çocukları orda ayakkabı sayıyor, ayakkabı düşlüyor, kaydırak ve salnıgaç sayıklıyor...
 
salıngaç ve kaydırak : zelişin masum rüyası, hiç gerçekleşmeyen kabusu, hiç yaşamadığı ten uyumu, ten teması !
 
toprağı hiç öpmeyen kupkuru bir dudak, yagmurda hiç ıslanmamış lüle saçlar, elleri kurak toprak çatlağı parmakarası terlikler...
 
...zelişin kötürüm düşleri...
 
al sana soru : salıngaçlar neden sallanır, kaydıraklar neden aşağı dogru kayar ?
al sana ikilem : zeliş neden sevmez kurak yazları, sıcak yazları, yagmurlu yazları, ıslak yazları ?
al sana sonuç : zeliş kim ?
 
al sana bilmece : en zor anne kim ? (çocuklarına patik ören kırkayak !)

giz ve gizem

giz ve gizem !
 
kapa gözlerini ve hayal kur: hülyaların gizlerle dolu olsun, gizemli olsun !
ac gözlerini ve tutun yasama : gizlerle dolu olsun ve yine gizemli olsun !
 
ne duyumsuyorsan, o sensin !
duyumsayamadiysan, yine sensin o ! ama karsinda duyumsayamadigin sen varsin !
 
iste giz tam burda, gizem de hemen yaninda : sensin !
 
duyumsadiklarin gizlerindir, duyumsayamadiklarin da gizemlerindir.
 
yine kapat  gozlerini ve gizlerini duyumsa : ilk aklina gelen giz ?
peki, hic aklina gelmeyen gizemler ?
 
zor bir bilmece mi oldu ?
al sana cozumu : giz; yasadiklarin, gizem yasamak istediklerin...
 
kapa gozlerini ve yasa !!!
ac gozlerini ve yasa !!!
 
hepsi bu...

...eftelya...

"ver elini ver bana eftelya"
 
kar ve duman; yagmur ve ıslak; sisler ve karanlık; kırmızı ve siyah !
 
işte pencerenin ardından görünen imgeler bunlar !

ya pencerenin önündekiler ?
kurkuru bir ayaz, sımcıcak bir kahve köpüğü, ıpıslak bir yer minderi, ördekbaşıyeşili gözlerin !!!
 
bir de, istiklal caddesi çocugunun eline tutuşturulmuş, eski tarihli virane bir evin, ferforje merdivenlerini betimleyen soluk bir fotograf !
 
hepsi bu ! "senden kalan"
 
ha !
bir de yer minderi; hurdacının sevine sevine alıp götürdüğü...
 
"kış çocuguyum ben eftelya; karlar üzerinde yürümek, kardanadamların ayakizlerini takip etmek, hiç kimsenin ayakizi olmayan bembeyaz karlarda sarhoş adımlarla yürümek; puslu havalarda dolunay taşlamak...işte ben buyum, kış çocuğuyum demiştim sana, yazdan kalma bahar havasında."
"evet, kar ve duman : ilkel kızaklarla ulaşılan uzak dağ evlerinin bacası gibi hayallerim/düşlerim ! ulaşılmaz ama bir o kadar da sabırla beklenesi"
"evet, sisler ve karanlık : sana çok yakın gelen hemen köşebaşındaki mustazaf amcaya verdiğin sabah selamı kadar sisli hayallerim var ve bir o kadar da, her telefon açışında duydugum ürkeklik kadar karanlık"
"evet, kırmızı ve siyah : hiç bir tanımlamaya uymayan gözrengin; kıpkırmızı ! ve hiç bir sözlükte yer almayan aldatıcı bakışların; simsiyah"
 
şimdi söyle eftelya,
"sen de kış çocugu değil misin ?"
sen de yaşamın her virgülünü sonsuza kadar silgiyle temzileyip yeniden başlamadın mı yepyeni yaşamına ?
 
"hayır" sa yanıtın, evet sen kış çocugusun !
"evet" mi ? sen yazdan bile kalma değilsin, üzgünüm....

Hedo ve Medo

Sol yanım acıyor dedi Hedo, işte tam şurası, göbeğimin üstü ama ayak tabanımın hemen yan tarafı, sol kulak memem !
Medo şaşırdı, iyi ama senin kalbin piyano parmaklarının ucunda değil miydi, yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum dedi.
Hedo güldü : akıllım, dün dündür, bugün bugündür dedi her zamanki şuh kahkahasıyla...
 
Hedo, günübirlik yaşar, yarın yoktur, yaşamına lades tutuşacak kadar da gözükaradır.
Medo, daha mantık çerçevesinde yaşamaktan yana, daha bir sağlam basar kumsala-kumlara, yüzerken bile paletleri yanındadır hep, her yemekten önce kanını sulandıran bebe aspirinini yutmayı aksatmadığı gibi, her gece yatmadan önce de ılık sütü başucundadır.
 
Hedo, şaşkındır olanlara: nasıl olup ta bu kadar kurgusal yaşadığına, nasıl olup ta bu denli düzenli bir yaşamın sürgit devam ettirebildiğine. hayalleri farklıydı oysa, açık denizler, ucu gözükmeyen okyanuslar, köpek balığı yüzgeci çorbası, tüpsüz 30 metre dibe dalış, yelkenlide sabah rüzgarıyla uyanmak, gece hiç uyumamak ve körkütük içmek sabahın en kör şafağında. Oysa şimdi ?  Önceki gece, yarınını kurgularken yakalamıştı kendini, hatta dünü sorgularken ! Hep dememiş miydi, dün geçti, yarın yok diye. Peki neydi o zaman duyumsadıkları ? Yoksa yeni bir girdabın içine mi düşmüştü, kısırdöngüler mi yaşıyordu...
 
Medo, gülümseyerek yanıtladı "hiç değil, kendini buluyorsun yavaş yavaş, kendine geliyorsun hatta benliğin öz-kendinle barış imzaladı, şimdi barış çubukları tüttürüyor"
 
Hedo, imkansız dedi, bu ben değilim, olamam bunlar olsa olsa yanılsamadır, hani aynada görünen yüzüne dil çıkarmak gibi.
 
Evet dedi medo, tam da bu ! şu anda kendine dil çıkarıyor diğer kendin...
 
Hedo, afalladı, duraladı, sustu ! yoksa dedi ????
 
yoksa ben ?
galiba sen ?
olamaz...
oysa ben...
...ve sen:
biz ?
 
soru işaretleriyle bitirmek istemedi düşüncelerini, o yüzden ünlem koydu cümlenin sonuna:
kim daha yalancı, kim kime yabancı !!!

uzak-yakın

"sen kal ben giderim"
 
uzaklar bana çok uzak, yakınlarsa bir taş atımı uzaklığında sadece.
 
uzaklık, beyninde yaşattığındır, duyumsadığın !
oysa, sana çok uzak gelenler, çok yakındır.
yanılsama !
dün kadar uzak olan ne var acaba ? yarın kadar da yakın ?
 
gitmek: uzak bana, zor bana, dün kadar da ağır !
o yüzden, sen kal; yarın kadar yakın olursun hiç olmazsa yanımda...

kısaca biz

sen ! kaf dağının prensesi, zümrüt bakışlı güzel anka kuşu.
 
turkuaz denizinde yer açsana bana, sana ve bize !
 
biz ? sen, ben, lavie, masmavi, buzmavisi, hazal, koyu ten rengin, mira, küçükkuyruk, şalamar ve o çok sevdiğin yumuşak bakışlı isviçre çikolataları !
 
ben ! koyu mavi, dikdörtgen bakışlı, kare gülüşlü, yazmacı, uyduruk fotoğrafçı, miray, çıtımık ! 
 
ikimiz ? magnum reklamı gibiyiz sanki ! "kızgın çöllerden serinliğe atlar gibi" ne de güzel anlatıyor, bu tanımlama; içinde tonla cümle var; kızgın, çöl ve serinlik ! çölde yürür gibi senle-biz ! bata-çıka, seraplarla dolu, susuz, ıssız ve sessiz !
serinlik; çöl ortasında vaha bulmuş da kana kana su içen bedevinin suyu görünce parlayan gözleri !
kızgın; tepende en yakıcı güneş, elinde kırmızı şemsiyen, ayaklarında daha dün semt pazarından aldığın parmakları delikli yazlıklar ve yüzünü kumlardan gizlediğin turkuaz şalın; tozbulutundan yeni çıkmış kıpkırmızı yüzün bir de !
 
hepimiz ? e daha ne olsun ? kıyısından tuttuk yaşamın, sürükleniyoruz dalgaboyu, ayak diremek yok !
 
* bu yazının içindeki kodları merak ediyorsun belli !
lavie: mavi güzelliğin, sarı-sapsarı lüle saçların, donuk bakışların, kızgın bakışların, sorgulayan bakışların, ellerimde terleyen avuiçlerin, kısaca sen !
hazal; doğumgünümü kutlamak için onca yol tepip kucağında bir tomar taze gülle kapıma dikildiğin güzelliğin !
mira; en yıldızlı istanbul gecesinde gökyüzünü işaret edip, her sevgilinin orda bir yıldızı olduğunu, kayan yıldızların ayrılık sayıldığını, en parlak yıldızın da "sen ve ben" olduğunu anlatmıştın, yıldızlı istanbul gecelerinde bana yol gösteren mihmandar yunus balığı mira !
küçükkuyruk; bu tanımlama benim değil, senin. kırmızı tasmalı şirin şey !
şalamar; sabaha kadar ilhan irem dinlediğimiz o muhteşem gece, rüya perim !
çikolata; tamam yanıldım, hafızam yanılttı beni, sen istiklal caddesi'ndeki minik büfede satılan beyoğlu çikolatasını da seversin, onu da dudaklarının kenarlarına bulaştıra bulaştıra iştahla yersin ! (gelirken kaç paket istersin ? yanında mabel şemsiye çikolata ? tobleron beyaz çikolata, üçgen çikolata ve çıtımık !...)
çıtımık; içindeki ben !
miray; miray ikimizin sırrı ! çocuk bakışlı elfida, bebek suratlı elfida, geleceğimiz, geçmişimiz, herşeyimiz; ortak bedenimiz !
 
kısaca BİZ !

vivaldi-queen-özgürlük

sonunda huzur doluyum, içim ferahladı, kendim ferahladım !
 
aylardır beynimi kemiren "acabalarım" son buldu, günlerdir kendime sorduğum soruların hepsi cevaplarına kavuştu ve rahata erdim !
 
özgürlük ? evet !
beynim özgür, duygularım alabildiğine özgür, "günah benden gittinin" doyumsuz özgürlüğü bu...
 
evet, özgürlük;
tanımsız bir özgürlük bu, zaten tanımladığın özgürlük zincilerinden kurtulmamış bir "kaçış" olurdu, o yüzden sonsuz özgürlük, ebediyen !
 
sevdim özgürlüğümü; tüm sözler geçerliliğini yitirdi, artık verilmiş HİÇBİR sözüm, tutacağım hiç bir sözüm de yok ! kurallar yıkıldı, kuralsızım. yalan duvarları sonuna kadar açık, isteyen istediği kapıyı tıklatsın, "içerde kimse var mı" diye !
 
içerde kimse yok, özgürlüğün tadını çıkarıyor: kendileri fotosafaride şu anda ve bu haftasonu :)
 
* arka fonda Vivaldi dörtmevsimi dıngırdatıyor; ilkbahar-yaz, sonbahar-kış !

senle izmir

geçenlerde gördüm inciraltı'nın yeni halini, devasa binalar dikilmiş, kıyısında oturup bira içtiğimiz denizi içeri doğru daha doldurmuşlar, deniz kenarına süslü-püslü oturaklar yapmışlar, balıkçı kahveleri yerini fosforlu cafelere terketmiş ve çamurlu yollar bir güzel asfalt olmuş.
 
inciraltı ?
balçova'dan ilerde, denizin kıyısına kurulmuş, hemen ilerde eski püskü gecekondu evleriyle ultra lüks villaların yanyana sıralandığı, öğrenci yurtlarıyla ünlenmiş tipik bir sahil kasabası tadında bir yerdi o zamanlar, şimdi !
 
kız-erkek öğrenci yurtlarının içiçe olmasından dolayı, geceleri giriş saatine kadar, kamelya altı muhabbetlerinin doruğa çıktığı, telefon sırası beklerken "tanışma" muhabbetleri için can atanların kuyruk oluşturduğu, geceleri elektirik kesildiğinde yurt bloklarından karşı yurt bloklarına kızların isimlerinin bağırıldığı kısaca "muhabbet" bir mekandı.
 
ilk hangi gün tanıştım hatırlamıyorum ama sahildeki kafede yemek sırası beklerken sokuldun yanıma, o sonradan artık bıkıp usanacağım çenesizliğinle hemen sorulara başladın, irdelemelere, huysuzluklara ve sorgulamalara. sonraki günlerde "kes artık" deme özgürlüğümü kazandığımdan, ilk gün kuzu kuzu dinlemiştim, sesimi çıkarmadan. sonradan muhabbetlerimiz daha koyulaştı, pantolon-etek-göbek muhabbetlerini aştı, farklı şeylerdi konuştuklarımız, diğerlerinden farklı.
 
eve çıktım sonra, daha fazla yurt ortamına dayanamayıp. (eve çıktığım ilk geceyi nasıl unutabilirim ki ! daha evin anahtarını aldığımız ilk gece heyecanla açtım kapıyı, artık benim de "kendi elimle açacağım bir kapım ve cebimde sevinçle taşıdığım bir anahtarım" vardı. bomboş odaları gezindim bir süre, salonda eski kiracının bıraktığı halıya benzer bir şey vardı ortada, yine her zamanki deliliğim tuttu, bizimkileri dinlemeyip, o gece gitmedim yurda ve tek başıma halının üzerinde uzandım, gözlerimi tavana dikip, sabaha kadar sigara eşliğinde hayaller kurdum, kendime düzenler kurdum, odamı düzenledim hayallerimle)
 
eve gelmeye başladın geceleri, oturup yurttaki gibi sabahlara kadar çene çalmaya başladık ! (çene çaldık derken, genelde ben uyanık olurdum, habire ben anlatırdım, sen uykulu gözlerle beni dinler ve sadece onaylardın, uykunun en derin yerinde hemen bir sigara daha yakar, uzatırdım !)
 
yaza doğru bir kaç kişiyle birlik olup çeşmeye gittik, dışardan yüklüce bir karpuzu pansiyona getirip resmen ellerimizle parçalayarak yediğimiz günü nasıl unutabilirim ! (az önce MSN'de konuştuk; o zamanlar paramız yoktu, öğrenciydik ama sonuna kadar mutluyduk; şimdi yeteri kadar paramız var ama mutlu değiliz. bu kısırdöngü ne zaman bitecek acaba ? hem mutlu hem paralı olacagımız günler ne zaman gelecek ? yine bununla ilgili bir hayalim vardı o zamanlar; içi nerdeyse bomboş buzdolabına bakar ve içimden sözler verirdim kendime; "ilerde buzdolabımı hiç boş bırakmayacağım, sürekli dolu olacak diye". geçenlerde bize, eve gedliğinde, buzdolabından içecek birşeyler ararken o hatırlattı bu sözümü yine bana ! evet, şimdi buzdolabı ağzına kadar dolu ama içinden bugüne kadar su dışında nerdeyse hiç birşey almadım !)
 
birden tüm detaylar hücum etmeye başladı, geride kalan tüm anılar, paylaşımlar, hüzünler, bağıra çağıra sokaklarda şarkı söylediğimiz geceler, her yıl kasım ayını bekleyip yağmur duasına çıktığımız ve yağan ilk yağmurda hemen telefonlara sarılıp, sokak ortasında sırılsıklam "november rain" söylediğimiz aptal geceler, peçeteler üzerine yazılar döktürdüğümüz quartz geceleri, sabaha doğru eve geldiğimizde buzdolabındaki son çorbayı ! kaynatıp, yatmadan önce yaptığımız erken kahvaltılar, sen benim eve gelip beni evde bulamamanın öfkesiyle küfürler döktürdüğün defter sayfaları, ben seni quartz'da göremeyip, peşine adam gönderdiğim günler, ne kadar yaptığım aptallıklar varsa, peşimden onları düzeltmeye çalıştığın uzun geceleri... hatırlıyorum...
 
ne gecelerdi, ne uzun gecelerdi, bize hiç bitmeyecek gibi gelen ne upuzun gecelerdi onlar. ne kadar çok detayı sığdırırdık o kısa gecelere ! şimdi niye geceler bir çırpıda bitiyor hemen ?
 
hatta şimdi sana tugrul desem, yılbaşı gecesi desem, metüst desem, nihal desem, kayıp bileklik desem, çeşme-kale bar desem, eagles hotel california desem, tuba desem, gül desem, bizim ali, sizin hasan desem, ya kazanovamız bülent, atatürk mahallesi desem, çinici adam desem, yeşil fasulyeli akşam yemeği desem, kırmızı elbiseli kız desem, emel desem, içilmemeye üstüne yeminler edilmiş bir şişe şarap desem, hangi kızgınlıkla o şarabı içtiğini sorsam, oytun desem, little fifteen desem (!), kadınlar plajı, kuşadası'nda yediğimiz menemen....
 
dur hemen açma biranı ! bitmedi; bunların hepsine tamam da ya venezia, ya çiçekçi çingene kadın, ya üçlü kovalamaca, ya üçlü kandırmaca ! bunları ne çabuk unuttun, ya da neden unutmadın ????
 
sana emel demeyeceğim zaten, hele quartz kulak hiç demem, cin çağırdığımızda tek başına tuvalete gidemediğini hiç kimselere söylemedim, söylemem de, ama beni boyayıp allı-güllü fotoğraflarımı çektiğinizi herkese söyledim, o fotoğraf hala çekmecenin en dibinde duruyor, senle barbaros heykeli önünde çektirdiğimiz fotoların hemen yanında. (tuba, gül, sen ve ben; çeşme, otostop, seferihisar, inşaat kamyonuyla selçuk, kuşadası, otostop, marmaris...)
 
sen çözebildin mi, tuba'nın plaj havlusunu neden benim yatağın üstüne koyduğunu ? ben bu kadar zaman geçti hala çözemedim. peki sen çözebildin mi, o gece sizi pansiyonda bırakıp, çarşıda neden turladığımı ? selen vardı ya :)))
 
al iç şimdi biranı !
 
* bira içerken de ne yap et bir yerden tokat sigarası bul, sen onu içersin camel niyetine !
* paris'e bu gittiğinde chanel-5 al hem sana hem bana :)
* atina'dan gelirken hediye niyetine getirdiğin uyduruk rakı vardı ya, onu ben de köşedeki şarapçıya verdim hediye niyetine !
* aspendos'a bir kere daha gidelim, söz gevezelik yok bu kez !
* bu haftasonu izmir'e hiç yok demem ! izmir'in kavakları yaprak dökmeden gitmek lazım :)
* nisan bitmeden de sözüm söz; hasankeyf-mardin !
 
bunları niye mi ekledim ? sen de birana bir bira daha ekle diye :)

bir nisan şakası !

bugün 1 nisan değil ama şakacılar iş başında nedense !
 
oysa, saatler daha 2 gün önce "İLERİYE" alındı, geriye değil !

queen

queen geldi aklıma birden, dün gece bütün şarkılarını indirdim; living on my own, somebody to love, radio gaga, bohemian rapsody...
 
izmir'de öğrenci evimde şimdiki 5+1 leri aratmayacak ses sistemi kurmuştum, o zamanlar "harbi" pioneer'lerin satıldığı doğubank'tan aldığım araba teybine duvar boyu kolonlar ekleyerek yapmıştım "setimi".
 
kasetçiler vardı, sokak köşelerinde; istek parçalarını yazıp verdiğin ve ertesi gün sana dolu kaseti bilmem kaç kuruşa geri verdikleri. ha bir de sorarlardı: "abi, maxel olursa kaset bundan şu kadar daha pahalı" diye !
 
kalite her zaman kalitedir :)
 
queen kasetlerim çok özeldi, benden başka kimsenin o kasetleri teybe yerleştirme "yetkisi" yoktu evde ! sadece, ben özene bezene yerleştirirdim kasedi, pioneer araba teybimizin kaset haznesine !
 
o zaman ki ses hala kulaklarımda, şimdiki 7+1 bilmem ne sistemlerinden bile alamıyorum o hafif cızırtılı ama gümbü gümbür sesi ! hele cumartesi geceleri pek bir şenlik olurdu; akşama doğru başlayan "konserimiz" gece yarılarına kadar camlar zangırdayarak sürerdi
 
şimdi düşünüyorum da, ya izmir halkı bize karşı çok insaflıydı, çok hoşgörülüydü ya da anlamadığım tuhaf bir durum vardı ortada; üst katımızda yaşlı bir karı koca yaşardı, bir kere bile "şunun sesini kısın" diyen olmadı hiç. hem ne müzik ! bangır bangır queen çalıyor, o yetmedi guns roses november rain, kesmedi depeche mode little fifteen, finalde de pink floyd hey you ! bunca "gürültüye" bir kere bile aşağı ineni görmedim, hele kapıyı tıklatan hiç olmadı...
 
murat, aramıza sonradan katılmıştı, yanında getirdiği kasetleri görünce önce birbirimize baktık "cengiz kurtoglu" ! "olamaz" dedik ! gece, dedikodu yaparken, "bu adam bize uyum sağlamaz" dedik. murat'ın ayağında ütüsüz bir kumaş pantolon, üstünde jilet gibi ütülü çizgili gömlek ve kösele bir ayakkabıyla ayak bastı eve ilkin ! hele murat'ın ağzına hiç içki koymadığını duyduğumuzda "bu kez tam eyvah" dedik, çünkü bizim balkon bir tekel büfesini donatacak kadar depozitolu cam bira şişesi doluydu ve sektirmeden her çarşamba (ne alakaysa!), her cuma ve cumartesi geceleri "queen" ayini yapardık, köşedeki bakkala götürdüğümüz cam şişeleri aldığımız yeni biraların parasından düşerek !
 
biz eve geç geldiğimiz günlerde, murat seti açıp kısık sesle dinlemeye devam etti kendi şarkılarını, biz gelince "isterseniz kapatiim" diyerek saygıyla !
 
aradan sadece bir kaç ay geçti, murat yavaş yavaş bize benzemeye başladı. önce giyim kuşam değişti, sonra eve gelen kızlarla "merhaba, ben murat"ı aşan muhabbetleri...
 
bir gece, saatler sabahın 4ünü gösterirken salondan metallica'nın müziğinin geldiğini duydum, kızgınlıkla kalktım yataktan "yine kapatmayı unuttular seti" diyerek. bir de ne göreyim !
 
murat !
 
ayağında bugün aldığı cafcaflı CAT sarı botlar, o zamanki en moda LOFT jean, hem de en buz-mavisinden, üstünde tişört body, elinde şişe bira ve gözlerinden yağmur gibi yaşlar akıyor: fonda ise metallica'dan unforgiven !
 
muratt diyebildim, eliyle "sus" yaptı, "abi dur yaa" dedi, hayatında ilk birasını içmenin sarhoşluğuyla "abi tek kelime ingilizce bilmem ama bu herifler acaip içli söylüyor yaa, kanıma dokundu" dedi !
 
benim artık yerlere yatarak attığım kahkahama uyandı ev halkı !
 
sabah ilk ışıklar yandığında, murat üçüncü birasını içiyordu, bizler de artık queen'den bohemian rapsody'ye geçmiştik ! 

sakla samanı !

atalar doğru demişler; "sakla samanı, baharda acıkınca yersin" diye !
 
ne güzel özdeyişlerimiz var bunun gibi;
 
sapla samanı karıştırma, gözüne çöp batar !
iki gönül bir olunca, samanlığı polis basar !
samanlık atlara başka, sevdalılara başka kokarmış !
 
günün özeti; (bir öğretim görevlisinin öğrencilere verdiği ödev: toplumsal olaylar ve yansımaları)
 
Ödevi yazan öğrencinin anlattığı olay: Dul bir kadın olan Fadik Nine, zaman zaman köyün delisi olan Domuz Murat'tan yardım isterdi. Domuz Murat'ın sürekli Fadik Nine'nin evine gitmesinden rahatsız olan Muhtar Hacı Fettullah efendi, ikisi arasında cinsel ilişki olduğu dedikodusunu bütün köye yaydı. Ayağını evden kesen Domuz Murat, bir gün muhtarın samanlığını ateşe verdi. Samanlık yanarken içeriden Fadik Nine ile muhtar çırılçıplak vaziyette dışarı fırladılar ve bunu gören köylüler de hayretler içerisinde kaldılar.
View more entries
 
Updated 11/29/2007
Updated 3/21/2007
Updated 3/21/2007
Updated 3/12/2007
Updated 2/25/2007